Çekdar Taşkıran: Tekdüze planlama anlayışına ‘TOKİ’ diyoruz

Berzan Cihat Aykaç

DİYARBAKIR – Diyarbakır’ın tarihi çok da eskiye dayanmayan, köy yakma döneminde göçle oluşturulmuş, en düşük gelirli ilçesi Bağlar’da son birkaç yıldır kentsel dönüşüm yapılması konuşuluyor.

Şehir Plancıları Odası bu projeyi yargıya taşıdı ve iptali kararı alındı. Kayapınar İlçesi’nin Peyas Mahallesi’nde yapılması öngörülen kentsel dönüşüm projesi için de yürütmeyi durdurma kararı çıktı. Bahse konu kentsel dönüşüm projelerini, nasıl uygulanacağını, nelere itiraz edildiğini Şehir Plancıları Odası Diyarbakır Şubesi Başkanı Çekdar Taşkıran’la konuştuk.

‘İNSANLARI ‘SÜRGÜN’ EDEREK YENİ BİR YAŞAM TASARLAYAMAZSINIZ’

Diyarbakır’ın Bağlar ilçesi için bir kentsel dönüşüm projesi hazırlandı. Şehir Plancıları Odası olarak bu projeyi mahkemeye taşıdınız ve yürütmeyi durdurma kararı aldınız. Bağlar için hazırlanan kentsel dönüşüm projesinde yanlış olan neydi?

Kentsel dönüşüm, Sur ilçesiyle başlayan bir süreç… Sur’da çatışmalı dönemden sonra, acele kamulaştırma kararıyla bir kentsel dönüşüme gidildi. Hak sahiplerinin mağdur edildiği bir süreçti bu. Daha sonra ‘Eski Bağlar’ dediğimiz bölgede bir kentsel dönüşümden bahsedildi. 90’lı yıllarda köyleri yakılan insanlarımızın, konar-göçer mantıkla kurduğu, sonrasında hisseli-bölüntülü yapılaşmayla inşa ettiği yapılardan oluşuyor burası. ‘Eski Bağlar’ dediğimiz bölgenin Kaynartepe Mahallesi kentsel dönüşümün ilk ayağı olarak belirlendi. Biz mesleki yükümlülük olarak imar kanununa bağlıyız. Bu kanun, kişi başına düşen yeşil alanı, eğitim alanını, sağlık alanını, yol alanını, teknik altyapı alanlarını vs. belirliyor. Bu alanların büyüklükleri çok önemli. O bölgede yaşayan insanlara hizmet verilebilmesi için yeterli büyüklük ve verimlilik gerekiyor. Aksi takdirde insan yaşamı olumsuz etkileniyor. Bahsedilen Kaynartepe planında yeteri kadar donatı alanı bırakılmadığı için imar kanununa aykırıydı. Kanuna aykırı bir durum olmasaydı, bir usulsüzlük olmasaydı mahkeme iptal etmezdi zaten. Bu proje aynı zamanda etaplara bölünmüştü ve etap etap bir dönüşüm yapılması öngörülüyordu. Proje etap halinde yapıldığı için kurgusu da büyük ölçek üzerinden değil, etap üzerinden kurulmuştu. Sürdürülebilir bir dönüşüm isteniyorsa, geleceğe aktarılacak bir çalışma yapılmak isteniyorsa şehir planları bir bütün olarak oluşturulmalıdır. Ulaşım aksları doğru tanımlanmamıştı, oluşabilecek trafik yoğunluğu hesaba katılmamıştı. Bu nedenlerden ötürü mahkemeye başvurduk ve mahkemenin atadığı bilirkişi de bizimle aynı doğrultuda nedenler sununca yürütme durduruldu. İşin elbette bir de sosyolojik boyutu var. Türkiye’de yürütülen kentsel dönüşüm projelerine baktığımız zaman, kullanıcıyı yerinden eden, kendi kültüründen, mahallelik kavramından uzaklaştıran bir anlayış var. İnsanları doğup büyüdükleri alanlardan alıp başka yerlere sürgün ederek yeni bir yaşam tasarlayamazsınız. Onların kültürüne, sosyo-kültürel yaşamlarını dikkate alan düzenlemeler yapılmadığı müddetçe kentlerde farklı getto alanları oluşturursunuz.

‘İTİRAZIMIZIN POLİTİK BİR ALTYAPISI YOK’

TMMOB’un Bağlar’da yapılacak bir kentsel dönüşüme karşı olduğu söyleniyor. Doğru mudur?

Bağlar’daki insanların mevcut koşullarda yaşaması gerektiğini ne TMMOB ne de bilim-teknik adına konuşan herhangi biri söyledi. Biz dava açmadan önce de yaptığımız basın açıklamasında bu alanda bir kentsel dönüşüme ihtiyaç olduğunu, bu yapıların bilim-teknik açısından yaşama uygun olmadığını ifade ettik. Ancak bize yönelik sanki kentsel dönüşüme topyekun karşıyız gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. ‘TMMOB iptal ettirdi’ deniyor. Bu konu bizim çalışma alanımız olduğu için biz yargıya taşıdık. Ama bunun karar alıcısı biz değiliz, mahkemelerdir. Yaptığımız itirazın da politik bir altyapısı bulunmamaktadır. Şehir Plancıları Odası olarak kent politikaları da yürütüyoruz ama bu itirazımızı tamamen teknik nedenlerle yaptık. Bazı çevrelerde bu depremin yıkıcılığında TMMOB’un da suçu var diyor. Bu hükümet döneminde TMMOB’un bütün odaları, bütün denetim organizmaları pasifize edilmeye çalışılmıştır. Öte yandan, TMMOB’un dahil olacağı denetim mekanizmaları kurmak isteyen yerel yönetimlere müsaade edilmemiştir. Kent için gönüllülük esasıyla çalışma yürüten teknik insanlarız biz. İlk gün de söyledik, bugün de söylüyoruz; bu kent, atanmış kişilerin vicdanına bırakılamayacak kadar önemlidir bizim için. Çünkü biz yaşıyoruz bu kentte. Kentin kullanıcısı biziz. Konar-göçer de yaşamıyoruz. Evveliyatımız buradadır, burada yaşıyoruz ve burada yaşamaya devam edeceğiz. Bu yüzden teknik anlamda kaygı güdüyoruz. Bu yüzden insani yaşam koşullarının tesis edilmesi gerektiği konusunda diretiyoruz. Biz kentsel dönüşüm uygulamalarına karşı değiliz. Hele ki mimarlık, mühendislik hizmeti almamış, ruhsatsız yapıların ivedilikle bir denetimden geçmesi gerekiyor. Can sağlığını tehdit eden ve mal kaybına yol açan bir durum varsa önlem alınması gerekiyor. TMMOB, bunun dışında bir açıklamada bulunmadı.

Bağlar’da yapılmak istenen projenin kurgusu şöyleydi: Belirli bir alan var, bu alanda yaşayabilecek maksimum/minimum insan sayıları var. Biz buna yoğunluk diyoruz. Bir hektarlık alana kaç kişi düşüyorsa ona göre bir yoğunluk atanmış oluyor. Bağlar’ın mevcut yoğunluğu çok yüksek. Mevcuttaki yapı stokunun mimarlık/mühendislik hizmeti almadığını biliyoruz. Elazığ depreminden sonra TMMOB Amed olarak bir çalışma yaptık. Bu bölgedeki yapıların sıkıntılı olduğunu, gerçekten bir dönüşüme ihtiyaç duyulduğunu biz de vurguladık. İnsanları olumsuz koşullarda yaşamaya zorlamanın hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Fakat bunun, bahse konu kentsel dönüşüm projesinden daha farklı yöntemleri var. Bağlar’da yüksek yoğunluklu bir yerleşim var. Bu insanların en azından büyük bir çoğunluğuna, borçlandırmadan, sosyal konut anlayışıyla ev tahsis edilmelidir. Çünkü oradaki insanların, Diyarbakır’da son yıllarda revaçta olan, site mantığında bir yaşam alışkanlığı yoktur. Aidat, kapıcı, güvenlikçi parası vermezler; mevcutta bu hizmetleri almıyorlar çünkü. Sokakla birebir ilişki ağları vardır. Kurguladıkları alanlar böyle alanlar değil. Burada yaşayan insanların yeni yapılacak konutları alacak bir mali gücü de bulunmamaktadır.

Şehir Plancıları Odası Diyarbakır Şubesi Başkanı Çekdar Taşkıran

‘KENTSEL DÖNÜŞÜM ÇOK AKTÖRLÜ OLMALI’

Bağlar üzerinden tekrar bir kentsel dönüşüm yapılsın talebi dillendiriliyor. Çok sayıda bina depremle birlikte ağır hasarlı veya orta hasarlı olarak nitelendirildi. Depremden hasar görmemiş yapıların da yapısal hasarları olduğu söyleniyor. Bu bölgede nasıl bir kentsel dönüşüm uygulanmalı?

Maalesef doğa olayları içinde yaşadığımız dünyanın gerçeği. Doğa olaylarını afete dönüştüren dönemin yöneticileri, mimarları, müteahhitleri, mühendisleridir. Bu sorumluluğun farkına varılmadığı müddetçe aynı hatalara düşmek işten değildir. Nasıl bir kentsel dönüşüm modelinin olması gerektiğini söyleyebilmek için öncelikle çok ciddi bir biçimde hane halkı anketleri yapılmalıdır. Alanda yaşayan insanların ne iş yaptığı, dairesinin kaç metrekare olduğu, nasıl bir yaşama alışkanlığının olduğu tespit edilmelidir. Eğer bu alanda yaşayan insanlara yönelik bir kentsel dönüşüm uygulanacaksa onların ihtiyaçlarını temele oturtan bir yaklaşım geliştirilmelidir. Öte yandan; kentsel dönüşüm yapılması gereken alanlarda genellikle ekonomik olarak dezavantajlı insanlar yaşar. Bağlar da bu durumdadır. İnsanlara istihdam alanları öngörülmediği ve farklı çalışma koşulları tasarlanmadığı müddetçe, yapılacak yeni konutlar ücretsiz verilse bile, bu insanlar evlerini satıp yine kentsel dönüşüme ihtiyaç duyulan alanlara yerleşebilir. Çünkü kendi yaşamını idame etmeye odaklanır insanlar. İşte bu durumun yaşanmaması için ‘falan mahalleyi kentsel dönüşüme sokuyorum’ mantığından ziyade; 30 yıllık, 50 yıllık kalkınma planlarını da içeren büyük ölçekli dönüşüm projeleri hazırlanmalıdır. Bunun için de öncelikle ekonomik alışkanlıkların tespit edilmesi ve farklı güçlendirme yöntemlerinin uygulanması gerekiyor. Potansiyelimizi, güçlü/zayıf yönlerimizi, yaşayabileceğimiz riskleri ortaya çıkarabilmeliyiz evvela. Kentsel dönüşüm planlamaları normalde çok katılımcılı, çok aktörlü olmak zorundadır. Halk, yerel yönetimler, kalkınma ajansları, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları bir araya getirilerek ortak bir planlama yapılmalıdır. Aksi takdirde katılımcılıktan yoksun, tekdüze bir planlama anlayışı ortaya çıkıyor. Bunun adına da TOKİ diyoruz. Oysa kentsel dönüşüm planlamasının ruhunda katılımcılık ilkesi vardır.

‘SUR’DAKİ MAĞDURİYET BAĞLAR’DA YAŞANMASIN’

Bağlar’daki yapı stokunun çoğunlukla kaçak olduğu söyleniyor. Kentsel dönüşümle birlikte hak mağduriyetleri yaşanacak mı?

Biz kentsel dönüşüm planlarının layıkıyla yapılması gerektiğini neden söylüyoruz? Vatandaş devletten bir destek görmediği takdirde kendi imkanlarıyla barınma ihtiyacını çözmeye mecbur kalıyor. 90’lı yıllarda da bu yaşanmıştır. Eski Bağlar bölgesindeki birçok arazi imarlı değil. Tapuda ya tarla olarak ya bağ olarak görünürler ya da hisseli-bölüntülüdür. Kentsel dönüşümde bu durumda ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkacak. Yapı kaçak olduğunda değerlendirilmesi farklı olacak, imarlı ve ruhsatlıysa değerlendirilmesi farklı olacaktır. Böylelikle orada ev sahibi olmak isteyen kaçak yapı sakinleri çok fahiş fiyatları ödemek zorunda kalabilir. Suriçi’nde hak mağduriyetleri çok fazla yaşandı. Bağlar’da da aynı mağduriyetlerin yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınması gerekiyor. Bu hassasiyet güdülürse, vatandaşın refahı baz alınırsa çözüm üretmek zor bir iş değildir. Doğru bir yaklaşımla, doğru bir kurguyla yaklaşılmazsa birçok insan evsiz kalabilir. Birçok insan kentin farklı noktalarına göç etmek zorunda kalabilir. Dediğim gibi; burada kurgu önemlidir. Eğer arazinin kamulaştırılması dahil edilirse ruhsatsız, imarsız bir yapının maliklerine en azından arazi payı ödenir. Ancak bu tutar çok az olacaktır. Hükümetlerin bu tür çalışmalara yönelik farklı politikaları oluyor. Mevcut evinin yıpranma payı üzerinden cüzi bir miktar belirleniyor. O miktar peşinat olarak kabul ediliyor. Kişi aynı alandan ev istiyorsa düşük faiz oranlarıyla borçlandırılıyor, yıllarca bitmeyecek bir ödeme sarmalının içine düşürülüyor. Bir diğer yöntem de direkt kamulaştırmaya gidilmesidir. Kişinin yine yıpranma payı üzerinden yapısının veya arsasının kıymet takdir bedeli belirlenir ve kişiyle uzlaşma yoluna gidilir. Belirlenen ücreti kabul edersen anlaşırız gibi bir yöntemdir bu. Diyelim ki bu anlaşma sağlandı. Bu insanlar nereye gidecek? Alacakları düşük ücretle daha iyi veya muadili bir yere gidemeyecekler. Yanlış kurgulanan bir kentsel dönüşümle Bağlar gibi büyük bir alandan insanları farklı yerlere göç ettirmekten başka çıkış yolu bırakılmıyordu. Bir dönüşümün sosyolojik olarak daha iyi kurgulanabilmesi için o insanların birçoğu o bölgede veya o bölgeye yakın bir yerde, insanların barınma hakkını gözeten sosyal devlet anlayışıyla, ücretsiz konut sahibi yapılmalı.

Sur’da nasıl mağduriyetler yaşandı?

Sur’da, Bağlar’a nazaran daha köklü bir yerleşim vardı. İnsanlar bu bölgeyi terk etmek istemedi, yeni yapılacak evlerden almak istediler. Fakat öylesine kötü bir kentsel dönüşüm kurgusu yapıldı ki. Başta konut ağırlıklı tasarlanan projeyi, zarar ettiklerini görünce, ticari birime döndürdüler. Bu değişiklikten sonra, daha önce uzlaştıkları kişilere ev veremediler. O dönem ev veremedikleri kişilere 50 bin, 60 bin, 70 bin, 100 bin lira gibi teklifler götürüldü ve uzlaşma sağlanmadı. Hâlâ davaları sürüyor. Enflasyon devi bir ülkede kıymet takdirlerinin nasıl yapılacağını çok merak ediyorum. Bir kısmına belli artışlarla yeni teklifler iletilmiş ama uzlaşma sağlanamamış.

‘SUR’DA SOSYOLOJİK DÖNÜŞÜM YAŞANDI’

Sur’da uygulanan kentsel dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sur’da bir bütün olarak yaşam değişikliği yaratıldı. Sur, kentsel dönüşüm öncesinde yaşam alanı olarak kullanılan konutların olduğu meskûn bir alandı. Bugün ise geniş caddelerle çevrelenmiş, ticari hatların yaratıldığı, gece-gündüz kullanım sürelerinin değiştiği, altyapısının, sokak dokusunun ve kullanıcı profilinin değiştiği tanımlanamaz bir hal almıştır. Kentin tarihi belleğini canlı tutan, hassas bir biçimde yaklaşılması gereken bir yere böyle bir çalışmayı yapmak yıkımdır. Sur’da kentsel dönüşüm yerine sosyolojik dönüşüm yaşandı. Yapı stokunda da çok ciddi değişikliklere gidildi. Orada yaşayan insanların ve orada bulunan yapıların bir bütün olarak silgiyle silinip yeni baştan yapılması gibi bir şeydi. Bunun adı dönüşüm değil, bunun adı yık-yaptır. Yıkıp yaparken de o dönemin kullanıcılarına açılmadı. Hâlâ uzlaşılamayan, 6-7 senedir mahkemesi devam eden malikler var. O insanlar, ellerine verilen üç kuruş parayla, kent içerisinde farklı bölgelere gitmek zorunda kaldılar. Benusen’e, Bağlar’a, Ofis’e gittiler. Bahsettiğimiz planlama bu işte; çıkarılacak nüfusun nereye gideceğini, hangi koşullarda yaşayacağını hesaba katmazsanız önemli problemler baş gösterir. Mekanları yalnızca yapılar oluşturmaz; kültürle, sosyo-ekonomik yapıyla mekanlar oluşur. İnsanlar bir araya geldiğinde kendi kültürlerine, ekonomik durumlarına göre inşa süreçleri yaratırlar.

Peyas Mahallesi’nde de kentsel dönüşümü durdurdunuz. Oradaki sorun neydi?

Peyas’ın kentsel dönüşüm projesini de mahkemeye taşıdık ve imar kanununa aykırı olduğu için yürütmeyi durdurma kararı aldık. Peyas’ta, Bağlar plânlamasında olduğu gibi, kentsel donatı alanları çok düşük tutulmuştu. Şehir Plancıları Odası olarak biz yalnızca olayın teknik boyutunu yargıya taşıyabiliyoruz. Oradaki hak mağduriyetlerini, demografik değişimi, sosyo-kültürel deformasyonu yargıya taşıyamıyoruz. Peyas’ta, metrekareye düşen yeşil alanı kurtarmak amacıyla, bir yeşil alan bölgesi belirlenmişti. Bu yer arkeolojik sit alanı olarak geçiyor. Bu tür alanları, kentlerin içinde kalsa dahi, yeşil alan olarak kullanıma açamazsınız. Fakat bu alanı yeşil alan olarak göstermelerine rağmen yeşil alanda eksiklikler vardı. Eğitim ve sağlık alanlarında da eksiklikler vardı. Eğer bu alanlarda eksiklikler olmasaydı, bizim kaygı duyduğumuz sosyolojik yaklaşımlara rağmen, projeleri onaylanırdı. Bizim kentsel dönüşümleri durdurma gibi bir uğraşımız yok. Biz kentsel dönüşüm projelerine karşı çıktık. Bu alanlarda bir dönüşüm yaşanması gerektiğini biz de biliyoruz. Mesela Peyas muhtarıyla görüştük ve birçok evde doğalgaz sisteminin olmadığını, altyapı sorunları yaşadıklarını, mahallelinin de çaresiz olduğunu bize iletti. Bu koşullarda yaşamak istemediklerini söylediler. Evet, aynı fikirdeyiz. Bütün TMMOB üyeleri bu bölgelerin kentsel hizmetler alması konusunda aynı fikirdedir. Ama bırakın katılımcı ve geniş kapsamlı kentsel dönüşüm projeleri yapmayı, imar kanununa bile aykırı projeler üretiliyor.

‘YIKIMIN NEDENİ KAT YÜKSEKLİĞİ DEĞİL’

Depremden hemen sonra yayınlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle imar şartı aranmaksızın yapılaşma yapılabilecek. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Şu an Diyarbakır’da ağır hasarlı ve orta hasarlı yapıların çok fazla olması nedeniyle 200 binle 250 bin arasında insan evsiz kalmış durumda. Diyarbakır’daki mevcut boş konut stoku da bu ihtiyaca cevap olacak büyüklükte değil. Bahsettiğiniz kararnamede orman arazileri, çayır, mezra gibi alanlar çok rahat bir biçimde imar alanı olarak ilan edilebilir. Bütünüyle şehircilik prensipleri göz ardı edilerek alınmış bir karardır. Yaşanan depremle canımızı, malımızı, anılarımızı kaybettik. Orman arazilerinin, çayır, mezra arazilerinin imara açılması durumunda geleceğimizi de kaybetmekle karşı karşıyayız. Bir kent oluşturacaksanız bunu kısa bir sürede, söylendiği gibi bir senede yapamazsınız. Layıkıyla yapılacak bir planlamayı bile bu sürede yapamazsınız. Diyarbakır depremin en az hissedildiği, yıkımın da en az olduğu kentti. Buna rağmen binlerce yapı ağır ve orta hasarlıysa bundan sonra yapılacak planlama çalışmalarında çok daha hassas olunması gerekiyor. Kimin için yapıldığı belli olmayan, rant odaklı, birilerini zengin etme anlayışıyla başarılı olunamaz. Son yıllarda Diyarbakır’da villa siteleri revaçta. Pandemiden ve depremlerden sonra oluşan ihtiyaçlara cevap veriyor gibi görünüyor. Son 20 yılda kendini inşaat sektörüyle var etmiş bir hükümetin yapı ölçeğinde nasıl sınıfta kaldığını gösterir bir tablodur bu. Diyarbakır’da ve depremden etkilenen diğer illerde villada yaşama isteği hasıl olmuşsa durup her şeyi tekrardan tasarlamak gerekiyor. Üstelik ilk defa başımıza gelen bir doğa olayı değil bu. Halihazırda afetlere dirençli kentler üretmek gibi bir zorunluluğumuz vardı. Bugün çıkıp 3 katı, 4 katı geçmeyecek yapılar yapacağız demek mantıklı değil. Yıkımın nedeni kat yüksekliği değildir. Yıkımın temel nedeni denetim organizmalarının, TMMOB gibi bağımsız kuruluşların işlevsizleştirilmesidir. Kendi içerisinde çürümüş bir sisteme dönüşmüş bu yapı. Yerel yönetim ayağında, yapı denetim ayağında bir sıkıntı oluşuyor ve bu sıkıntıların üstü kapatıldığı için yıkımlar bu denli fazla oldu.

‘BİR KENTİN BAŞINA GELEBİLECEK EN KÖTÜ ŞEY KAYYIMDIR’

Diyarbakır’da çadır kent kurulması için seçilen alanın yanlış olduğuna dair bir açıklamada bulunmuştunuz. Resmi kanallardan da bu görüşünüzü ilettiniz mi?

İnsanlarımızın önemli bir bölümü geçici barınma alanlarının, konteynerlerin eksikliğinden yakınıyor. Yahut geçici barınma alanlarının olumsuz koşullarıyla cebelleşiyorlar. Diyarbakır için belirlenen çadır kent alanının ne kadar uygun olmadığını ve uygun olabilecek alanların listesini valiliğe resmi kanallar üzerinden ilettik. Bu konuda basın açıklamaları da yaptık. Nitekim Pazartesi gününden beri yağmur yağıyor Diyarbakır’da ve çadır alanlarının sular altında kaldığını gördük. Bilimden, teknikten uzak kara düzen işlerin yapılmasının sonucu maalesef budur. Bir kentin başına gelebilecek en kötü şey kayyımdır. Çünkü o kentin hassasiyetini paylaşmaz, kendini o kentten saymaz, bir gün o çadır kentte yaşayabileceğini tahayyül etmez. Ancak böyle biri zaten o alanı çadır kent olarak tercih edebilirdi. Kişi kendine ben bu alanda yaşayabilir miyim diye sormalıdır önce. Yaşadığımız bu çadır kent olayı, yapılmak istenen kentsel dönüşüm projelerinin bir özetidir aslında.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir