Diyarbakır’da hak savunucuları yürüdü

DİYARBAKIR – İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Diyarbakır Temsilciliği, Diyarbakır Barosu, Rosa Kadın Derneği, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği Diyarbakır Şubesi ve Diyarbakır Tabip Odası’nın 10 – 17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında düzenlediği İnsan Hakları Haftası yürüyüşü düzenlendi. Konuk Evi’nşn önünde başlayan yürüyüşün ardından Koşuyolu Parkı İnsan Hakları Anıtı önünde Diyarbakır’da bulanan 43 kurumun imzacı olduğu açıklama yapıldı. Açıklamayı, Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Elif Turan okudu.

Turan, “Bir İnsan Hakları Haftasına da maalesef başta Filistin, Suriye ve Ukrayna olmak üzere dünyanın birçok yerinde yaşanan savaş ve çatışmaların sebep olduğu yaşam hakkı ihlalleriyle karşılıyoruz” diyerek, temel amacı dünya ve toplumlar arasında barış ve güvenliği sağlamak olan uluslararası toplumu, insancıl hukukun gereği olarak sivil ölümlere ve yıkımlara sebep olan savaş ve çatışmalara karşı göreve davet etti.

Diyarbakır’ın insan hakları örgütleri ve bu alanda çalışan meslek örgütleri olarak, bütün saldırı ve yargı tacizlerine rağmen tarihsel tutumlarıyla uyumlu olarak insan hakları ihlallerine karşı mücadeleyi büyük bir kararlılıkla sürdürdüklerini ifade etti.

‘HAK VE ÖZGÜRLÜKLER RAFA KALDIRILDI’

“İnsan haklarına saygı ve demokrasi açısından kaygılıyız” diyen Turan, şunları söyledi: “Bilindiği üzere yüz yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca toplumsal sorunlar çözümsüz bırakılmış, uygulanan güvenlikçi politikalarla insan hakları ihlalleri normalleştirilmiş, demokratik değerler yok sayılmıştır. Özellikle 90’lı yıllarda yaşanan ağır insan hakları ihlallerinden sonra Kürt meselesinin barışçıl çözümüne yönelik 2012 yılında başlayan diyalog ve müzakere süreci sonlandırılmasının ardından 2015 yılında başlayan çatışmalı süreçle birlikte antidemokratik uygulamalar artmış, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte temel hak ve özgürlükler alanı daraltılmış hukuk adeta rafa kaldırılmıştır. Anayasaya aykırı bir şekilde seçme ve seçilme hakkı yok sayılarak milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmış, aralarında HDP önceki dönem eş genel başkanlarının da olduğu milletvekilleri ile yine yerlerine kayyım atanan birçok belediye başkanı, siyasetçi ve insan hakları savunucusu tutuklanmış, AİHM tarafından Demirtaş ve Kavala hakkında verilen ihlal kararları ise hala uygulanmamıştır. Anayasa Mahkemesinin milletvekili olan Can Atalay hakkındaki bireysel başvuruya istinaden vermiş olduğu hak ihlali kararının yargı eliyle uygulanmaması bizleri temel hak ve özgürlüklere yönelik güvenceler açısından fazlasıyla kaygılandırmaktadır.

Yakın zamanda Türk Tabipler Birliği Merkez Konsey Üyelerinin mahkeme kararıyla görevden alınması ve yerlerine kayyım atanması, iktidarın bir kez daha muhalif kişi ve grupları yargı eliyle baskı altına alma ve kendi isteği doğrultusunda dizayn etme istediğini göstermiştir. Yargının, tarafsız ve bağımsızlığını hiçe sayan kararlarıyla sürece dahil olmasının hukuk devleti açısından kabulü mümkün değildir.”
Turan, bu dönemde tüm ülkede olduğu gibi bölgede de toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ile örgütlenme ve ifade özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırıldığını, bu çerçevede birçok siyasetçi, insan hakları savunucusu ve yurttaşın hukuka aykırı şekilde gözaltına alındığına, tutuklandığına ve ağır cezalar ile mahkum edildiğine dikkat çekti.

‘CUMARTESİ İNSANLARI 6 YIL BOYUNCA ENGELLENDİ’

“Türkiye’de ifade ve toplantı özgürlüğünün önündeki engellemelerin en çarpıcı örneklerinden biri Cumartesi İnsanlarının barışçıl bir şekilde sürdürdükleri oturma eylemlerinin idari makamların keyfi yasaklama kararları ile yaklaşık 6 yıl boyunca engellenmesidir” diyen Turan, “Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarına rağmen 6 aydan fazla bir süre yapılamayan bu barışçıl gösteri, gerek Cumartesi İnsanlarının gerekse hak savunucularının ısrarlı mücadelesi sonucunda kısa bir süre önce sınırlı sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunun katılımı şartı ile tekrardan yapılmaya başlanmıştır” dedi.

‘ÇÖZÜMSÜZLÜKTE ISRAR EDİLİYOR’

Hak ihlallerinin çözümsüzlükte ısrarın sonucu olduğunu ifade eden Turan, “Türkiye’de yaşanan ağır hak ihlallerinin en önemli nedeni hiç şüphesiz toplumsal meselelerle yüzleşmemek ve çözümsüzlükte ısrar etmektir. Kürt meselesinin çözümsüzlüğünde ısrar, şiddet ve güvenlikçi politikalar hak ihlallerinin artmasına neden olmaktadır. Artan güvenlikçi politikalar ve yoğunlaşan operasyonlarla her gün yeni can kayıpları yaşanmaktadır. Bu can kayıplarının önüne geçmek elbette ki devletin yükümlülüğündedir” diye konuştu.

‘ÜLKENİN EN ACİL GÜNDEMİ KÜRT MESELESİ’

Ülkenin en acil gündemi olan Kürt meselesi bir an önce demokratik zeminde diyalog ve müzakere yöntemleriyle çözülmesi çağrısında da bulunan Turan, toplumun barış hakkının bir an önce tesis edilmesini talep etti.

Turan, şu ifadeleri kullandı: “Son yıllarda bölgede yaşanan çatışmalarda yaşamını yitirenlerin cenazelerin ailelerine teslim edilmesi sürecinin uzaması ve cenazelerin teslim ediliş şekli, hukuk ve vicdan yok sayılarak cenazeye saygı ve gömülme hakkı açıkça ihlal edilmektedir.”

‘ONLARCA GAZETECİ HAPİSTE’

Turan, basın emekçilerine yönelik baskılara da değinerek “Türkiye’de basın özgürlüğü üzerindeki baskı artmış, çok sayıda basın emekçisi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Bugün hala onlarca gazetecinin hapishanelerde olması, ülkedeki basın hürriyeti üzerindeki baskı politikalarının ne düzeyde olduğunu ortaya koymaktadır” dedi.

HASTA MAHPUSLAR VE İMRALI TECRİDİ İÇİN ÇAĞRI

Sağlık hakkının en temel hak olan yaşam hakkının güvencesi olduğunu belirten Turan, Hasta mahpuslara ve İmralı’daki tecride dikkat çekti: “Bu hak kapsamında hasta kişilerin tedavi görmelerinin engellenmesi yaşam hakkına doğrudan müdahaledir. İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonunun 2022 yılı verilerine göre en az 651’i ağır olmak üzere 1517 hasta mahpus bu haklardan yoksun şekilde hapishanelerde tutulmaktadır. Hasta mahpusların nitelikli sağlık hizmetine erişim hakları ihlal edilmekte ve hapishane süreci mahpuslar açısından sürekli bir işkenceye dönüşmektedir.

Özellikle hapishanelerde çeşitli gerekçelerle yapılan çıplak arama, kelepçeli muayene, keyfi gerekçelerle verilen disiplin cezaları ile yapılan sürgün ve sevk uygulamaları yaygınlaşmıştır. Çıkarılan yönetmeliklerle süregelen infazdaki adaletsizlik derinleştirilmiş, idari gözlem kurulu raporuna istinaden cezasının infazını tamamlamış yüzlerce mahpus keyfi idari kararlar ile hapishanede tutulmaya devam edilmektedir. Bu durum Anayasanın kanunilik ilkesine aykırı olduğunu gibi kişi özgürlüğü ve güvenliğe hakkının ağır ihlaline sebep olmaktadır. Hapishanelerle ilgili bir diğer önemli ihlal konusu ise, başta İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Kapalı Cezaevi olmak üzere birçok cezaevinde süregelen tecrit uygulamalarıdır. Hapishanelerdeki tecrit başta olmak üzere meydana gelen kategorik hak ihlalleri BM Mandela Kuralarına, CPT tavsiyelerine ve 5275 sayılı İnfaz Kanunu’na aykırıdır.

Hapishanelerde kişiye özgü uygulamaların, insan hakları anlayışı ve insancıl hukukla bağdaşmayan bir durum olduğunu, tecrit ve izolasyonun ulusal ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu belirterek bir an önce yasal olmayan bu uygulamaya son verilmesi, İmralı ada hapishanesinde bulunan Abdullah Öcalan, Veysi Aktaş, Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım’ın gerek avukat gerekse aile görüşlerinin ivedilikle yaptırılması yönünde çağrıda bulunuyoruz.”

‘İŞKENCE OLGUSU ÇÖZÜLMEYEN KRONİK SORUNLARDAN’

Turan, Türkiye’de kişi özgürlüğü-güvenliği ve işkence yasağının da sistematik ihlal konuları arasında yer aldığını söyledi. Yurttaşların gözaltı merkezlerinde, gözaltına alınırken veya gözaltı yerleri dışında işkence ve kötü muameleye, yasadışı sorgu ile muhbirlik dayatmasına yaygın ve sistematik bir biçimde maruz kaldığını ifade eden Turan, “Bu ihlallerin yaygınlaşmasının en önemli nedeni, yargının kamu görevlilerinin işlediği ağır insan hakları ihlallerine yönelik dosyalardaki cezasızlık politikasıdır. Anayasa’nın ve Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu Türkiye’de çözülemeyen bir kronik sorun olarak ciddiyetini korumaktadır” ifadelerini kullandı.

‘KADINA YÖNELİK ŞİDDET AKLANAMAZ’

“Türkiye’nin kadınları şiddete karşı koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, kabul edilebilir bir durum değildir, bu karardan bir an önce dönülmelidir” diyen Turan, kadın cinayetlerine değinerek şunları söyledi: “Kadın cinayetlerinde ceza yargısının önleyici etkisi, failleri özendirir derecede işlevsiz hale getirilmemelidir. Hiçbir toplumsal norm veya gelenek kadına yönelik şiddeti aklayamaz, meşrulaştıramaz.

Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet, devletin gücüyle önlenebilir. Kamu gücü bu konuda üzerine düşen sorumluluğunu yerine getirmelidir. Öte yandan kadınların iş yaşamına katılımları önündeki engeller kaldırılmalı, kadınların iş yaşamına katılımını teşvik edici girişimlerde bulunulmalı ve toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde yeni yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı politikalar ekseninde LGBTİ+ bireylere yönelen nefret söylemi ve saldırıların bu yıl da yoğunlaştığına tanık olmaktayız. Özgür ve eşit bir toplumun temsili, çok taraflı ve adil politikaların uygulanmasıyla mümkündür. Kimliklerin eşit, özgür ve toplumsal yaşamda bir özne olarak temsiliyetinin sağlanması, hak temelli ve çoğulcu politikaların uygulanması ile mümkündür.”

‘ÇOCUKLARA İYİ BİR GELECEK SAĞLAMAK DEVLETİN GÖREVİDİR’

Türkiye’de yaşayan çocukların sorunlarına da değinen Turan, “Öncelikle çocuk hapishaneleri derhal kapatılmalıdır. Çocuk haklarının bariz bir ihlali olan bu uygulamaya son verilmeli ve ceza kanunu ile itilafa düşmüş çocuklara mahpusluk dışında bir tedbir uygulanabilmesi için konunun uzmanları tarafından bir çalışma yürütülmelidir. Çocuk ceza hukuku kapsamında, çocuğun üstün yararı ilkesini temel alan uygulamalar güçlendirilmeli ve kalıcılaştırılmalıdır.

Bu konuda devletin tüm idari ve adli organları STK’ler ile koordine bir şekilde çalışmalıdır. Çocuk hakları konusunda gerek ulusal mevzuat gerekse uluslararası sözleşmeler her alanda sıkı bir şekilde uygulanmalıdır” talebinde bulundu.

Elif Turan, konuşmasını şöyle tamamladı: “BM Evrensel Beyannamesine taraf olan başta Türkiye olmak üzere tüm ülkeleri her şart ve koşul altında dil, din, ırk, milliyet, cinsiyet, etnik ve kültürel farklılık ayrımı yapmadan sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmeye davet ediyor, yaşam hakkının kutsal olduğu vurgusunda bulunarak özgürlüklerle dolu, insan onuruna uygun bir yaşam temenni ediyoruz.” (DUVAR)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir